|
ABD-Batı ittifakı lehine biten Soğuk Savaş sonrası tek kutuplu dünya düzeni, uluslararası ilişkilerde konjoktürel anlamda ciddi değişikliklere tanıklık etti. Toplumlarda tutuculuğun, milliyetçiliğin yükselişi, ekonomik dalgalanmalar, ulusların birbirlerine ve enerji kaynaklarına artan bağımlılıkları, geleneksel değerlerin yitirilmesi ve hukukun üstünlüğü ilkesinin yıpratılması küresel anlamda ciddi paradoksal gelişmelere yol açtı. Hızlı değişen konjoktür, 20.yy.’ın paylaşılan ortak değerlerinin yeniden tartışılmasına da sebep olmakta.
20. yy.’ın evrensel değerleri ve temel doğruları, totaliter rejimler karşısında düşünen bireylerin ve özgür toplumların temel prensipleri arasında yer aldı. 20.yy. başında Amerikan İdealizmi; ortak güvenlik politikası, ulusların eşitliği, hukukun üstünlüğü ve ahlaki meşruiyet ilkelerine dayanan yeni bir sistemi uluslararası konjoktüre sundu. Kıta Avrupası tarafından kısa zamanda benimsenemeyen ahlaki ve evrensel değerlere dayanan demokratik sistemin Realpolitik ile kurduğu tarihsel denge, 21.yy.’da Realpolitik lehine belirgin bir biçimde bozulmakta; küresel barış ve istikrar ortamını tehdit edebilecek aktör ve unsurların oluşmakta olduğu gözlemlenebilir. Bugünün tek kutuplu uluslararası düzeninin, yeni aktörlerin konjoktüre eklenmesi ile geleneksel Avrupa güç dengesi sistemi benzeri çok kutuplu bir modele doğru dönüşmekte olduğu da kabul edilebilir. Burada hayati nokta, ahlaki normlardan ve evrensel değerlerden soyutlanmış militarist güç dengesinin (19.yy. sonu-20.yy. ilk dönemi) yaratacağı yıkıcı rekabet ve güvenlik endişeleridir. Dış politikanın yalnızca güç öğesine ve ulusların ihtiraslarına dayandığı takdirde büyük trajedilere yol açtığı ise tarihin kanıtladığı hakikatlardan biridir. 20.yy.’ın ikinci yarısından itibaren dış politikada Realpolitik ve evrensellik kendi bünyesinde bir denge oluşturdular. Bugün, uluslararası sistemde hukukun üstünlüğü ve tarafsızlığı ilkesinin tartışılabilmesi, temel hak ve özgürlükleri hiçe sayan anti- demokratik yönetimlerin kuvvetlenmesi, uluslararası organizasyonların işlevsel yapısını kısmen yitirmesi, sistemin diyalog ve uzlaşı ortamını tehdit etmekte, kontrolsüz bir realpolitikçinin hareket alanını genişletmektedir.Bu süreç evrensel ve ahlaki değerlere dayalı politikaların, ulusal ihtiraslarla kurduğu dengenin bozulması olarak da kabul edilebilir. Devletlerin de, tıpkı bireyler gibi genel ahlak normlarına dayanan politikalar izlemesi gerektiğini ileri süren felsefi yaklaşımlar 20.yy.’da uluslararası ilişkileri düzenleyen faktörlerden biri oldu. Tarih, bu argüman üzerinde ulusların tam bir mutabakat sağlamakta zorlandığını gösteriyor. Wilson, bu süreci teorik olarak dünya kamuoyuna sunmuş ama savaş sonrası oluşan psikolojik ve teknik detayların gözardı edilmesi, süreci başarısız kılmıştır. Aslında devletler teorik olarak soyut kavramlardır. Tabiatı ile devlet kendi kararlarını ve eylemlerini yargılayabileceği bir akıl mahkemesine ve ahlaki meşruiyet duyabileceği vicdana sahip değildir. Tabiatı ile, doğru veya yanlışı ortaya koyan hissiyat ya da mantık değil zaman ve deneyimlerin somut sonuçlarıdır. Toplumlar arasında evrensel değerlere ve etik normlara dayanan bağlayıcı bir uluslararası düzende tüm devletleri yargılayabilecek adil bir karar mekanizmasının kurulumunda tam bir uzlaşı ortamı sağlanabilse dahi sürecin geleceğine yönelik kaygıların olması nedensiz değil. Özellikle çok kutuplu bir düzende soyut kavramlar üzerinde gerçekleştirilebilecek mutabakatta ortak alınabilecek kararlar ne oranda ve belki ne karşılığında büyük devletler için bağlayıcı olabileceği belirsiz. Dönemin koşulları, adalet ve eşitlik üzerine kurulacak düzenin büyük devletlerinin etkisi altına girmesine ve bu doğrultuda kullanılmasını da mümkün kılabilir. Bir diğer çıkmaz ise paylaşılan değerler çatıştığı zaman, temel prensiplerde taviz verilerek sağlanacak uzlaşmanın doğru kavramını esnetebileceği ve onun doğal sonucu olarak ortak değerler ve doğrular üzerine kurulu hassas düzen ile de fiilen çelişebileceğidir. Mutlak doğrular yerini esnekliğe bıraktığı zaman, fiili anlamda çelişkiye açık örnekler ortaya çıkabilecek ve tabiatı ile paylaşılan doğrular ve ortak değerlere dayanan sistemin ahlaki meşruiyetini yitirmesine sebep olacaktır. Bu durumda da, ülkelerin tatmin edilmesi adına doğrularda esneklik payı uygulanabileceğini hesap edersek, son karar çoğunluğun yorumuna açık hale gelecek. Zamanla en temel doğrularınızı, haklarınızı savunabilmek için herkesi memnun etme formasyonuna dönüşen düzenin rüşveti olarak ödünler vermelisiniz. Karşılıklı ödün verme üzerinde sağlanabilecek tatminlik, haklı haksız tanımlamasını aşındıracaktır. Bu noktada ise ulusal çıkarlarınızı adalet temellendirmeleri ile değil, lobi faaaliyetleri ile savunmak durumda kalırsınız. Gerçeklerin veya ulusal çıkarların üçüncü kişilerin insiyatifine bırakılması bir devrimciye, bir radikale davetiye gibidir. Ve Adaletin çıktığı kapıdan şiddet girebilir, ortak barışı hedefleyenler hiç sanmadığı kadar büyük ve kanlı yıkıma neden de olabilirler.Barış ortamının kazanımları, kalıcı güvenlik ortamı soyut değerlerin korunması hayalperestliğine ipotek edilemez.
Sistem yalnızca güç öğesi üzerine kurulu olduğunda ise uluslararası konjoktürü belirleyen faktör jeopoliktir. Ahlaki meşruiyet aramaksızın, elverişli her durumdan en pragmatik biçimde faydalanıp ulusal çıkarın maksimizasyonunun hedeflendiği düzende devletlerin ana gayesi hayatta kalabilmektir. Tabiati ile, böyle bir düzende hukukun üstünlüğüne ve ahlaki prensiplere dayanan bir dış politika hayatta kalabilmenin trajik gerçeği ile yüzleşir. Sistem kendi düzeninin devamını ve kalıcı barışı, birbirlerine eşit oranda baskı yapan güçlerin esnekliğinde bulur. Güç dengesi üzerinde tarafların, esnekliğini yitirmesi sonucunda veya rakip ittifak üyeleri, birbirleri ile olan ilişkilerini değişen şartlara göre ayarlamakta serbest olmazsa savaş kaçınılmaz olabilir. Toplumlar, ortak güvenliğe dayalı evrensellik hayalperestliğinin ve kontrolsüz güç dengesinin amansız silahlanma yarışının ağır sonuçlarına tanıklık etti. Yeni düzende savaşın, hiç olmadığı kadar büyük yıkımlara yol açabileceği aşikar. Kalıcı barışın sağlanabilmesi, ulusal çıkarların önceliği realitesinde tüm diplomatik kanalları açık tutabilen, kamuoyunun desteğine sahip, demokratik, eşit bir uluslararası düzen oluşturabilmekle ve hayatta kalabilmenin dramatik gerçeği ile yüzleşip gerekli politik ve askeri savunma mekanizmalarını geliştirip bu paradoks içerisinde dengeyi sağlayabilmekle mümkün görünüyor. Şevket Cihan Durukan Doğu Akdeniz Üniversitesi
Bu e-posta adresi spam korumalıdır. Lütfen JavaScriptleri etkinleştirin.
|