|
Stratejik konumu nedeniyle Kıbrıs adası tarih boyunca birçok medeniyetin gözdesi olarak yönetilmiştir. Osmanlı Devleti’nin Kıbrıs’ı fethetmesi de buna örnek verilebilir. Ancak Osmanlı Devleti’nin mali bunalımları sonucunda İngilizlerle yapılan anlaşmayla Kıbrıs 1878 yılında geçici bir süreliğine İngiltere’ye kiralanmıştır. Osmanlı İmparatorluğu Birinci Dünya Savaşı’na Almanya’nın tarafında katılınca, 1925 yılında Kıbrıs İngiltere tarafından ilhak edilmiş ve İngiliz kolonisi haline gelmiştir. Bu süreçte Kıbrıs Türk ve Kıbrıs Rum halkları self-determinasyon (kendi kaderini kendi tayin etme) hakkını talep etmiştir. Bu istek Kıbrıs sorununun köklerinin atılmasına da neden olmuştur.
1960’lı yıllarda başlayan Kıbrıs sorunu, 2004 yılında Annan Planı’nın Kıbrıs Rum Kesimi tarafından reddedilmesi ve Rum Kesimi’nin Avrupa Birliği’ne (AB) üye olmasıyla daha da karmaşık hale gelmiştir. Özellikle Kıbrıs Rum Kesimi’nin AB üyeliği ile sorunun ‘’Avrupalılaşma’’ yolunda hızla ilerlediğini ve diplomatik görüşmelerde taraf sayısının arttığını gözlemleyebiliriz. Bu çerçevede Türkiye’nin AB üyeliği ve Kıbrıslı Türkler’in adadaki konumu da gündemi meşgul eden konuların başında yer almaktadır. Kıbrıs sorununun Avrupalılaşmasına neden olan olaylar zincirini sırasıyla incelemek konuyu anlamak açısından büyük önem taşımaktadır. Aşağıda bu zinciri oluşturan olaylar incelenmiştir. 1960’tan 2004’e kadar olan gelişmeler İngiliz yönetiminden şikayetçi olan Kıbrıs Türk ve Kıbrıs Rum halkları en iyi çözümün bağımsız ve iki eşit devlete sahip bir federe devlet kurulması olduğunu düşünmüşlerdir. Bu amaca uygun olarak 1959 yılında Londra ve Zürich Konferansları’nın çatısı altında Türkiye, Yunanistan, İngiltere, Kıbrıs Türk ve Kıbrıs Rum temsilcilerinin de katılımıyla Garanti Antlaşması, İttifak Antlaşması ve Kuruluş Antlaşması imzalamıştır. Garanti Antlaşması’na göre Türkiye, Yunanistan ve İngiltere garantör ülke olarak adlandırılmışlardır. Bu antlaşmaya göre Kıbrıs Cumhuriyeti iki kesim tarafından eşit haklarla yönetilecek olup, herhangi bir ülke veya organizasyona ilhak edilme durumu olmayacaktı. Bu yolla Taksim (Adanın Türkiye’ye bağlanması) ve Enosis (Adanın Yunanistan’a ilhakı) engellenmiş olacaktı. Fakat Türkiye ve Yunanistan’ın manevi desteği devam edecekti. Bu koşullar altında başlayan Kıbrıs Cumhuriyeti anayasal anlaşmazlıklar sonucunda 1963 yılında şiddetli ve kanlı bir şekilde sona ermiştir. Bu olayların ardından Birleşmiş Milletler (BM) 1964 yılında adada BM Barış Gücü kurulmasına karar vermiştir. Ancak BM’in yeterli önlem alamaması ve Kıbrıs Türkleri’ne karşı şiddet ve güç kullanımı karşısında Türkiye garantörlük hakkını kullanarak 1974 yılında ‘’Mutlu Barış Harekatı”nı gerçekleştirmiş; self-determinasyon hakkını savunarak bugünkü Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) sınırları çizilmiş ve ada ikiye ayrılmıştır. KKTC devleti ekonomik, ticari, diplomatik alanda sadece Türkiye tarafından tanınmıştır. Tanınmamaya gerekçe olarak Türkiye’nin askeri harekatının uluslararası hukuka aykırı olması gerekçe gösterilmiştir. Herhangi bir diplomatik tanınmanın Türk askerinin adadan çıkmasıyla gerçekleşebileceği diğer devletler ve BM tarafından açıkça beyan edilmiştir. Bu açıklamaya dayanarak uluslararası ilişkilerde 1974 yılından itibaren Kıbrıs Rum Kesimi her alanda tanınmış olup, Türk yönetimiyle doğrudan iletişime geçilmemiştir. Ancak Türk liderler yaptıkları açıklamalarda askeri harekatın Garantörlük Antlaşmasına dayandırılarak yapıldığını ve amacının Kıbrıs Türk toplumunu korumak olduğunu açıkça dile getirmişlerdir. 20 Temmuz 1974 yılında gerçekleştirilen Mutlu Barış Harekatı’ndan sonra garantör ülkeler, Amerika Birleşik Devleti (ABD), Sovyetler Birliği ve BM (gözlemci ülkeler), KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş ve Rum Kesimi Cumhurbaşkanı Glafkos Klerides, Cenevre'de anlaşmak üzere biraraya gelmiştir. Cenevre Deklarasyonu ile Otonom Kıbrıs Türk Yönetimi’nin varlığı kabul edilmiştir. Ancak bu yönetim Kıbrıs Türkleri’nin politik, ekonomik, sosyal ve idari ihtiyaçlarını karşılayamadığından dolayı Dr. Fazıl Küçük tarafından 1975 yılında Kıbrıs Türk Federe Devleti (KTFD) ilan edilmiştir. KTFD kurulduktan sonra 30 Temmuz-2 Ağustos 1975 tarihleri arasında Nüfus Mübadelesi Anlaşması yapılmış ve BM gözetiminde güneydeki Türkler kendi arzularıyla kuzeye geçmiş, kuzeydeki Rumlar da güneye gönderilmiştir. İki yıl aradan sonra 1977 yılında Mihail Hristodulu Muskos (Makarios) ile Rauf Denktaş, BM gözetiminde tekrar biraraya gelmiş ve Doruk Anlaşmaları (High Level Agreement) imzalamışlardır. Dört maddeden oluşan bu anlaşma ile iki toplumlu federal bir cumhuriyet kurulması kararlaştırılmıştır Makarios’un ölümünden sonra KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş ve Rum Kesimi lideri Spiras Kyprianu arasında 19 Mayıs 1979 ‘da 10 maddelik Doruk Anlaşması imzalanmıştır. Bu anlaşmaya göre: • Toplumlararası görüşmeler 15 Haziran 1979'da yeniden başlayacaktır. • Görüşmelerin temeli Denktaş-Makarios Anlaşması ve BM'nin Kıbrıs’la ilgili kararları olacaktır. • Cumhuriyetin tüm yurttaşlarının insan haklarına ve temel özgürlüklerine saygı gösterilmelidir. • Görüşmeler tüm toprak ve anayasa konularını kapsayacaktır. • Maraş'la ilgili bir anlaşmaya varılması halinde, diğer yörelerle ilgili anlaşma beklenmeden Maraş açılacaktır. • Görüşmelerin sonucunu olumsuz şekilde etkileyecek hareketlerden kaçınılması ve iyi niyet, karşılıklı güven ve olağan koşullara dönüşü kolaylaştırabilecek pratik önlemler alınmalıdır. • Kıbrıs Cumhuriyeti askerden arındırılacaktır. • Cumhuriyetin bağımsızlığı, egemenliği, toprak bütünlüğü ve bağlantısızlığı, bir başka ülke ile kısmen veya bütün olarak birleşmesi veya taksim ve ayrılmanın herhangi bir şekline karşı gereken garantiler olacaktır. • Görüşmeler gecikmelerden kaçınılarak sürekli ve temelli bir şekilde sürdürülecektir. • Toplumlararası görüşmeler Lefkoşa'da yapılacaktır. Yapılan müzakereler sonucunda Doruk Zirvesi’nden somut bir karar çıkartılamamıştır. 1980'li yıllarda başlayan görüşmelerde iki kesimlilik ve güvenlik kavramları ilk kez dile getirilmiş ve 15 Kasım 1983'te KTFD Meclisi’ nin oybirliği ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ilan edilmiştir. KKTC'nin kurucu (ilk) cumhurbaşkanı Rauf Denktaş olmuştur. 1986’da BM tarafından sunulan “Taslak Çerçeve Anlaşması” ise Kıbrıs’ta iki uluslu bir federal devlet kurulmasını, Rum Cumhurbaşkanı ve Türk Cumhurbaşkanı Yardımcısının veto yetkilerinin olmasını ve Türk tarafının toprağının yüzde 29’un üzerinde bir oranla sınırlandırılmasını öngörmüştür. Kıbrıs Türk ve Rum Kesimi’nin bu anlaşmaya olumlu yanıt vermesine rağmen çözüme yönelik bir adım atılamamıştır. 1990’lü yılların başında Kıbrıs sorununa yönelik çözüm arayışları hızlanmıştır. 1992 yılında, BM Genel Sekreteri Butros Gali, "Fikirler Dizisi" (Set of Ideas on an Overall Framework Agreement on Cyprus) adını taşıyan ve gayri resmi nitelikte olan bir anlaşma çerçevesi taslağı ve haritası oluşturmuş ve bunu taraflara iletmiştir. Kıbrıs Rum Kesimi ‘’ Fikirler Dizisi’ni’’ kabul etmeyeceğini açıklamıştır. Uluslararası tanınmanın rahatlığıyla Kıbrıs Rum Kesimi yüzünü Avrupa Birliği’ne döndürmüş ve 17 Mart 1992 yılında Kıbrıs adına tam üyelik başvurusu yapmıştır. 30 Haziran 1993’te Avrupa Komisyonu Rum yönetiminin başvurusunu uygun bulduğunu açıklamıştır. Bu koşullar altında AB üyeliğinin nasıl gerçekleşeceği, Kıbrıs Türklerinin ve Türkiye’nin konumunun ne olacağı merak konularından biri haline gelmiştir. Bu olayları takiben BM adada çözüm bulmak amacıyla birçok plan hazırlanmış (Gali Çözüm Planı -Fikirler Dizisi, Güven Yaratıcı Önlemler Paketi vb.) ve ikili görüşmeler ayarlanmıştır. Ancak bu görüşmeler başarısızlıkla sonuçlanmış olup ortak isteklerin kabul edildiği bir plan yaratılamamıştır. Bu durum 2004 yılında Kofi Annan’ın Annan Planı’nı sunmasıyla değişmiş ve sorunun çözümü konusunda umutları arttırmıştır. 12-13 Aralık 1997 tarihlerinde gerçekleştirilen Lüksemburg Zirvesi’nde Kıbrıs Rum Kesimi genişlemede yer alacak ülkeler arasında sayılırken, Türkiye’nin adı aday ülkeler arasında geçmemiştir. Ancak Avrupa Konsey’i Kıbrıs Rum Kesimi’nden, Kıbrıs Türk toplumu temsilcilerinin de, üyelik görüşmelerine katılmasına destek vermesini talep etmiştir. Ayrıca AB Konsey’i Kıbrıs'ın AB'ye üyeliği ile ilgili görüşme sürecinin, BM çerçevesinde sürdürülen toplumlararası görüşmelere katkı yapacağı fikrini ileri sürmüştür. Annan Planı ve Referandum Sonrası Kıbrıs’a Bakış 2002–2004 yılları arasında Annan Planı’nın dört versiyonu tartışılmaya açılmıştır. Dört versiyonda da anlaşma sağlanamamasının nedenleri arasında tarafların istekleri konusunda ortak nokta bulunamaması başta gelmektedir. Kofi Annan son ümit olarak Annan Planı koşullarının iyileştirilmesini içeren beşinci versiyonu sunmuştur. Bu versiyona göre Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti adı altında Kıbrıs Türk ve Kıbrıs Rum kurucu devletleri eşit haklara sahip olacaklardı. Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti 1 Mayıs 2004 yılında AB’ye tam üye olarak girecek ve Garantörlük Antlaşması devam edecekti. Bunun sonucunda da Türkiye’nin AB’ye tam üyeliği sonuna kadar desteklenecekti. Annan Planına göre adanın askersizleştirilmesi yani Türk askerinin adadan çekilmesi söz konusuydu. Diğer konularda (mülkiyet, toprak, T.C kökenli vatandaşların durumu) da Kıbrıslı Türklerden istenen koşullar vardı. Bu planının akıbetini referanduma katılacak olan Kıbrıs Türk ve Kıbrıs Rum halkı tayin edecekti. Bu dönemde her iki kesimde de politik huzursuzluklar söz konusu olmuştur. Özellikle KKTC’de Kıbrıs Türk halkı çözüme dayalı bir sonuç istemiş, genç nesil Annan Planı’nı desteklemiştir. Çoğuna göre AB üyeliğiyle beraber ambargolar kalkacak, iş olanakları artacaktı. Ancak KKTC 1. Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş bu çözümün KKTC’yi ortadan kaldıracağını düşünerek Türkiye’nin garantörlüğü olmadan herhangi bir çözümü düşünülemeyeceğini belirtmiştir. 14 Aralık 2003’te yapılan genel seçimle KKTC Başbakanlığına Mehmet Ali Talat getirilmiştir. Mehmet Ali Talat’ın kurmuş olduğu hükümet Kıbrıs sorununun BM çatısı altında Annan Planı ile çözülmesini desteklemiştir. 16 Şubat 2003’te ise Kıbrıs Rum Kesimi’nde gerçekleşen başkanlık seçimiyle Glafkos Klerides yerini Tassos Papadopulos’a bırakmıştır. Bu politik değişimlerin referandum sonuçlarına nasıl yansıyacağı da büyük bir merak konusu haline gelmiştir. AB yetkilileri de Annan Planı’nı desteklediklerini ve ‘’evet’’ oyuyla adada mutlu bir dönemin açılacağını vurgulamışlardı. 24 Nisan 2004 tarihli referandum sonuçları Kıbrıs Türk halkı ve Türkiye için büyük bir hayal kırıklığı olmuştur. Kıbrıs Rum Kesimi % 75.83 oranında hayır diyerek çözüm ümitlerini suya düşürmüştür. Kıbrıslı Türkler ise % 65’ lik bir oranla Annan Planı’na olan desteğini belli etmiştir. Bu oranlar düşünüldüğünde şu sonuçlara varmamız mümkündür: Zaten AB’ye tam üyeliğini garantiye almış olan Kıbrıs Rum Kesimi için Annan Planı’na hayır oyu vermek büyük bir risk değildi. Ancak AB ve BM zor bir döneme girmiştir. Özellikle Kıbrıs Rum Kesimi ile Türkiye arasında ilişkileri düzeltme çabaları ve Kıbrıs Türklerine verilen sözlerin tutulması açısından ağır ilerleyen bir döneme girildiğini söyleyebiliriz. Annan Planı’nın, Kıbrıs Türklerine ve Türkiye’ye en önemli katkılarından biri de artık KKTC’nin ve Türkiye’nin çözüm yanlısı taraf olduğunu tüm dünyaya kanıtlamasıdır. Ancak şu da bir gerçektir ki Türkiye’nin işi daha da zorlaşmıştır, çünkü AB’ye tam üye olabilmesi için tüm üye ülkelerle diplomatik ve ekonomik ilişkisi olmak zorundadır ve bu Kıbrıs Rum Kesimi için geçerli değildir. Türkiye bu kararından geri adım atmayacağını da açıkça ifade etmiştir. Bir diğer sorun da Kıbrıs Rum Kesimi’nin Türkiye’nin üyeliğini veto etme riski ve tehdidinin her zaman varolmasıdır. Referandum sonucunu takiben Kofi Annan, Kıbrıs Türklerine eşit davranmak adına 29 Nisan 2004’te ‘’Yeşil Hat Tüzüğü’’nü kabul etmiştir. Bu tüzüğe göre Kıbrıslı Türkler’in izolasyonları hafifletilecek ve AB Konsey’i ile eş zamanlı sunulan Doğrudan Ticaret ve Mali Yardımlar sağlanarak KKTC ekonomisi geliştirilecekti. Bu üç tüzükten sadece Yeşil Hat Tüzüğü Güney Kıbrıs’ın AB üyeliğinden önce yürürlüğe konabilmiştir. Mali yardım ancak 27 Şubat 2006’da yürürlüğe girebilmiştir (12 Milyon Є). Doğrudan Ticaret Tüzüğü, mülkiyet hakları, Türkiye’nin garantörlüğü ve askersizleştirme konuları ise halen tartışılmaya devam etmektedir. Kıbrıs ekseninde Türkiye-AB İlişkileri Bu bölümde Annan Planı’nın reddi ve Rum Kesimi’nin AB üyeliğinin Türkiye- AB ilişkilerine nasıl yansıdığına değineceğiz. Bilindiği gibi Türkiye’nin AB ile olan ilişkileri ve beklentileri uzun bir döneme dayanmaktadır. Türkiye’nin Avrupa hayali 1950’li yılların sonunda başlasa da asıl adım 1963 yılında Ankara Anlaşması’nın imzalanması ile ciddiyet kazanmıştır. Fakat o tarihten bu yana tam üye olunamamasının altındaki nedenler arasında Kıbrıs sorunu önemli bir yere sahiptir. Özellikle 1974 Barış Harekatı’yla Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) ile ilişkilerin sekteye uğradığını açıkça belirtebiliriz. Annan Planı’na kadar olan süreçte Türk tarafının çözümsüzlük yanlısı politikalar izlediğini düşünenler, planın Rum Kesimi tarafından reddedilmesi karşısında Türkiye’nin plan karşısındaki tutumunu da destekleyici açıklamalar yapmaya başlamışlardır. Türk yetkililer Annan Planı’nın ardından Türkiye ve KKTC’ye karşı eşit muamele yapılmasını ve artık Kıbrıs sorununun Türkiye’nin AB üyeliğine direkt etki yapmamasını isteyerek ilk önceliğin objektif bir şekilde KKTC halkının koşullarının iyileştirilmesi konusuna verilmesini talep etmişlerdir. Türkiye-AB ilişkileri, Avrupa Komisyonu’nun 2004 yılında Türkiye İlerleme Raporunu olumlu yönde yayınlamasıyla yeni bir ivme kazanmıştır. 16-17 Aralık 2004 Brüksel Zirve’sinde Avrupa Konseyi tarafından da memnuniyetle karşılanan rapora göre Türkiye siyasi kriterleri yeterli ölçüde karşılamış olup Birliğe katılım müzakerelerinin başlatılması tavsiye edilmiştir. Bu gelişmenin ardından Avrupa Parlamentosu, AB’nin Türkiye ile 3 Ekim 2005’te tam üyelik müzakerelerinin başlamasını tavsiye eden raporu yeterli oy sayısıyla kabul etmiştir. Her ne kadar bu süreç Türkiye adına olumlu olsa da Kıbrıs sorunu bir şekilde Türkiye’nin karşısına bir engel olarak çıkartılmıştır. Örneğin Türkiye 13 Temmuz 2005’te AB Dışişleri Bakanları’nın da onayladığı Gümrük Birliği’ni yeni AB üyesi ülkeleri de kapsayacak biçimde genişleten Ek Protokolü imzalamıştır. Ek Protokol AB ile müzakerelerin başlaması açısından büyük önem taşımaktadır. Ancak böyle bir uygulama Kıbrıs Rum Kesimi’nin Türkiye tarafından tanınması anlamına gelmektedir. Bunu engellemek adına Türkiye bir Deklarasyon yayınlayarak Ek Protokol’ün imzalanmasının Kıbrıs Rum Yönetimi’nin tanınması anlamına gelmeyeceğini ve KKTC ile olan ilişkilerin değişmeyeceğini vurgulamıştır. Türkiye yaptığı açıklamada 1960 Garanti, İttifak ve Kuruluş Antlaşmaları’ndan kaynaklanan haklarında değişme olmayacağını da beyan etmiştir. Ayrıca kapsamlı bir çözüm bulununcaya kadar Türkiye’nin Kıbrıs politikasında değişme olmayacağı ve herhangi kapsamlı bir çözüm sonucunda ise oluşacak yeni devlet ile ilişkilerin kurulmasına hazır olunduğu belirtilmiştir. Bu deklarasyona AB’den karşı yanıt gelmiş ve Türkiye'nin Kıbrıs Rum Kesimini tanımamasını üzüntü verici olarak değerlendirilmiştir. Ayrıca Türkiye’nin üye ülkeler arasında ayrımcılık yapmamasını ve Gümrük Birliği'nin tüm üyeleri kapsayıcı biçimde hayata geçirilmesi de istenmiştir. Ancak AB tarafından yapılan açıklama Kıbrıs Türk yetkililer tarafından tek taraflı bulunmuştur, çünkü hiçbir şekilde Rum Kesimi tarafından ambargoların kaldırılmasına değinilmemiştir. Maalesef bu gelişmeler Türkiye adına olumsuz bir gelişmedir, çünkü her müzakere başlığının açılıp kapanmasında Güney Kıbrıs Rum Kesimi’nin de onayı gerekmektedir ve Rum Kesimi adına bu önemli bir veto gücü demektir. Bu olayların ışığında AB Komisyonu Türkiye ile gümrük birliği, malların serbest dolaşımı, taşımacılık, tarım, balıkçılık, dış ilişkiler, mali hizmetler ve iş kurma hakkını içeren sekiz başlığın müzakereye açılmamasına karar vermiştir. Son Gelişmeler Son dönemdeki gelişmelere bakılacak olursa Kıbrıs sorununun çözümüne yönelik taraflarca yeni bir dönemin başlatılmış olduğu yorumunu yapabiliriz. Kıbrıs Rum Kesimi’nde 24 Şubat 2008 tarihinde yapılan cumhurbaşkanlığı seçimleri sonucunda Tassos Papadapolous yerini Dimitris Hristofyas’a bırakmıştır. Dimitris Hristofyas’ın Kıbrıs sorununun çözümü konusunda daha yapıcı adımlar atılması gerektiğini ve adanın bölünmüşlüğüne son vermek için her türlü çabayı sarf etme sözünü vermesi de seçimleri kazanmasında önemli bir etken olmuştur. 23 Mayıs 2008 tarihinde adada yapılan görüşme sonucunda Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Özel Temsilcisi Taye-Brook Zerinhoun, Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Rum liderlerle beraber bir Ortak Bildiri sunarak Birleşmiş Milletler çatısı altında iki kesimli, iki toplumlu, tek uluslararası kişiliğe sahip bir Federal Hükümete yeşil ışık yaktıkları belirtmişlerdir. Buna bağlı olarak Talat ve Hristofyas da doğrudan müzakerelerin 3 Eylül 2008’de başlaması konusunda uzlaşmıştır. Uzlaşmanın her konuda sağlanabilmesi açısından da çalışma komiteleri kurulmuştur. Ancak son gelen haberlere göre bu komiteler tarafından uzlaşılan ve uzlaşılamayan noktalar vardır. Buna göre güvenlik, garantörlük, toprak konularında sorunlar devam etmektedir. Avrupa Birliği, ekonomi, mülkiyet hakları konularında ise daha uzlaşmacı bir hava sezilmektedir. Bu süreçte kuşkusuz Avrupa Birliği açısından da önemli bir döneme girilmektedir. Kıbrıs sorununun çözülmesi durumunda AB’nin sırtından büyük bir yükün kalkacağı da bir gerçektir. Ancak çözümsüzlük durumunda ise AB’nin alacağı kararlar da merak konuları arasındadır. Böyle bir durumda Rumların AB içindeki statüsü (yaptırımlar vb.) veya KKTC’nin statüsü (tanınma) gibi konuların ön plana çıkmasına kesin gözüyle bakılmaktadır. Hatta Kosova’nın bağımsızlığından sonra AB tarafından tanınmasının da KKTC için emsal teşkil edip etmeyeceği de tartışma konuları arasında yerini alıyor. Sonuçlar Eldeki verilere bakılacak olursa tarafların tutumları hakkında tahminlerde bulunmamız mümkündür. Türkiye elbette ki Kıbrıs sorunu yüzünden AB ile olan ilişkilerinin sekteye uğramasını istememekte ve müzakerelerin verimli bir şekilde sonuçlanmasını hedeflemektedir. Ancak Kıbrıs Türklerine karşı yapılan haksızlıkların da ortadan kalkmasını özellikle izolasyonlar konusunda AB ve BM yetkilileri tarafından somut adımlar atılmasını beklemektedir. Bu adımlar atılmadıkça Türkiye’nin kesinlikle Kıbrıs Rum Kesimine liman ve havayollarını açacağı ihtimali verilmemektedir. Kıbrıs Rum Kesimi’nin Türkiye tarafından tanınma ihtimalinin de bu koşullar altında gerçekleşmeyeceği açıktır. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, AB ve BM çatısı altında barış yanlısı çözümü desteklemekle beraber, eşit ve iki devletli çözüm esasından kesinlikle taviz vermeyecektir. Tabii ki Türkiye’nin garantörlüğü, Türk askerinin adadaki varlığı, Türkiye kökenli KKTC vatandaşlarının durumu ile ilgili objektif karar alınması da gereklidir. Son söz olarak Kıbrıs sorununda kalıcı bir düzenleme için her iki toplum arasında siyasal eşitliğin kurulması, ekonomik ve sosyal istikrarın yanı sıra siyasal eşitlik gibi konularda da ileriye dönük bazı garantilerin Kıbrıs Türk ve Kıbrıs Rum halklarına verilmesi gerekmektedir. Ancak bu koşullar sağlandığında sorunun çözümü mümkün olacak gibi görünmektedir. • 1571 - Kıbrıs Osmanlı devleti tarafından fethedildi. • 1878 – Kıbrıs’ın idaresi İngiliz yönetimine geçti. • 1914 - İngiltere adaya tamamen el koydu. • 1923 - Türkiye adanın İngiltere’ye ilhakını kabul etti. • 1950 - Yunanistan hükümeti de Birleşmiş Milletler’e ulusların kendi kaderlerini tayin haklarının Kıbrıs için de uygulanması yolunda başvuruda bulundu. • 1954 - Yunanistan, Birleşmiş Milletler’e self-determinasyon için başvurdu. Türkiye karşı çıktı. Birleşmiş Milletler, Yunan talebini reddetti. • 1958 - Kıbrıs’ın İngiliz Milletler Topluluğu içinde kalmasına ama Türkiye ve Yunanistan’la da bağlara sahip olmasına dayalı ‘MacMillan Planı’ gündeme geldi. • 1959 - İngiltere Başbakanı ve üç devletin dışişleri bakanlarının katılımıyla Zürih Antlaşmaları onaylandı. • 1960 - Kıbrıs Anayasası imzalandı ve Kıbrıs Cumhuriyeti kuruldu. • 1963 – Kıbrıs Cumhuriyeti yıkıldı. • 1974- Mutlu Barış Harekatı Türkiye tarafından başlatıldı. • 1977–79 - Denktaş-Makarios(1977) ve Denktaş-Klerides (1979) ile Doruk Anlaşmaları imzalandı. • 1983 - Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) adında bağımsız bir devlet kurulduğu dünyaya ilan edildi. • 1984–1990 - KKTC’nin kurulmasından sonra toplumlararası görüşmeler yeniden başlatıldı. • 1992 – BM Genel Sekreteri Butros Gali tarafından sunulan BM Fikirler Dizisi, tarafların onayına sunuldu. • 1992- Kıbrıs Rum Kesimi Kıbrıs adına tam üyelik başvurusu yaptı. • 1993 - AB, Haziran 1993’te Kıbrıs’ın tam üyelik için gerekli şartları taşıdığını belirten görüşünü yayınladı. • 1997- Lüksemburg Zirvesi’nde Kıbrıs Rum Kesimi genişlemede yer alacak ülkeler arasında sayıldı. • 1999 - AB’nin 10–11 Aralık 1999’da yaptığı Helsinki Zirvesi’nde Türkiye’nin AB’ye tam üyelik için adaylığı resmi olarak kabul edildi. • 2004- Annan Planı reddedildi ve Rum Kesimi AB’ye tam üye oldu. • 2004-KKTC'den Kıbrıs Rum Kesimi'ne ticari mal akışını düzenleyen 'Yeşil Hat Tüzüğü' kabul edildi. • 2005- AB Türkiye ile tam üyelik müzakerelerinin başlamasını tavsiye eden raporu yeterli oy sayısıyla kabul etti. • 2005- Türkiye Gümrük Birliği Ek Protokol metnini imzaladı fakat Rum Kesimi’ni tanımayacağını açıkladı. • 2006- AB Komisyon’u Türkiye ile sekiz başlığın müzakereye açılmamasına karar verdi. • 2007- Lefkoşa'yı ikiye bölen Lokmacı barikatı açıldı. • 2008- Taraflar 3 Eylül’de doğrudan müzakerelerin başlamasına karar verdi.
Askıya alınan müzakere başlıkları: 1. Gümrük Birliği 2. Malların serbest dolaşımı 3. Taşımacılık 4. Tarım 5. Balıkçılık 6. Dış ilişkiler 7. Mali hizmetler 8. İş kurma hakkı
Aslıhan Engin Hamburg Üniversitesi
Bu e-posta adresi spam korumalıdır. Lütfen JavaScriptleri etkinleştirin.
|